(M. B. Yaltırık, kişisel iletişim, 16 Kasım 2025)
Hocam merhaba, nasılsınız, iyi misiniz? Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Öncelikle korku edebiyatının bizde serencamını açıklar mısınız?
Mehmet Berk YALTIRIK: Türkiye'de çok köklü olsa da zengin bir kültürel bir geçmişimiz olsa da maalesef edebi anlamda, kültür endüstrisi, sanat alanında korku edebiyatı çok yeni. Fantastik bilim kurgu, spekülatif edebiyat başlığı altında ele aldığımız zaman Türkiye'de geç işlenen bir tür ama özellikle korku alanına indiğimiz zaman 2000'lerde internet sitelerinin açılmasıyla ortaya çıkıp varlık göstermiş bir tür.
Klasik edebiyat akımları gibi belli yazar çevreleri tarafından oluşturulup belli dergilerde belli bir akım olarak temsil edilip bir gelenek oluşturabilmiş değil maalesef 2000'lere kadar. 2000'lerde bu geleneği internette bir grup site açan genç başlatıp benim gibi genç kalemleri de etkileyerek böyle bir çığırın oluşmasını sağladılar. Korku edebiyatı çok çok daha yeni. Tanzimattan önce şey var. Giritli Ali Aziz Efendi var. “Muhayelat” diye bir üç öyküden oluşan bir kitap yazıyor. Gariptir. Divan edebiyatı döneminde ilk defa böyle bir uzun metin yani nesil, gün yazı metin yazıyor. Prusya büyükelçisi yani yabancı dile hakim muhtemelen o dönem batıdan eşit edilen gotik korku eserleri de yeni yeni korku eserleri yazılmaya başlanıyor. Bunlara haşır neşir olduğu için kalkıp böyle bir eser yazmış birisi. Ondan 40 yıl önce de Horace Walpole diye bir yazar Otranto şatosu diye bir roman yazıyor. İlk gotik eser sayılıyor bu. Fakat bu edebiyatımızda istisna bir isim. Biz tazimat dönemine geldiğimizde batı tarzı roman, şiir, tiyatro öykü türler deniyoruz. Ve Fransızca literatürü bizim Osmanlı okul yazarları çok ciddi bir şekilde takip ediyorlar. Bazı yazarlarda, şunu çok açık görüyorum Edgar Allan Poe Amerika'dan önce Fransa'da keşfedilmiş bir yazar.
Korku edebiyatı bizde daha o zamandan başlayarak edebiyat dışı eğlencelik bir tür, alt bir tür olarak görünüyor. Hatta edebiyattan bile sayılmıyor. İmparatorluk çökerken işte biz insanlara kocakarı masalı mı anlatacağız tavrı etkili. Bu kocakarı masalı benzetmesini yapan, Yahya Kemal Beyatlı. Ve hala diyor ki işte edebiyatımız gerçek meselelere el almalı. Mefhumlara girmemeli diyor. Çünkü o dönem gotik var batıda biliyorlar. Bizimkilerde bir mesafe var, uzak durma var. Ondan sonra işte Hüseyin Ahmet Gürpınar dışında sadece polisiye bazı denemeler oluyor. Ve bir sene sonra insanlar polisiyeye de doyduğu için gazete tefrikaları çevirilere ve telif yazılara korkuyu neşretmeye başlıyorlar. 1922'lere doğru. Biz nereden biliyoruz bunu? 1922'de Selim Güzet Gerçek’in, “Can Vermezler Teknesi” çıkıyor. Fransızca bir romandan uyarlama. İşte bir şekilde varlığını vampir gibi uzun yıllar sürdüren bir grup adama denk gelen İstanbul'da bir benzetmenin öyküsü. Fransa'da geçen öykü İstanbul’a uyarlamış.
Yine 28'de Harf İnkılabından birkaç ay önce Kazıklı Voyvoda romanı çıkıyor, Ali Rıza Seyfi'nin. Ali Rıza Seyfi, ingilizce bilen Trabzon kökenli denizci bir subay. Folklor falan da biliyor. Tarihi yazıları, milli yazıları ile bilinen bir yazar. Ama o Anadolu Ajansı için İngilizce çevirileri yaparken Milli Mücadele sırasında, Bram Stoker'ın Dracula'sına denk gelip bu bizim Kazıklı Voyvoda değil mi diyerek Kazıklı Voyvoda ismiyle romanın en korkunç kısımlarını alıp İstanbul'a adapte ederek bir roman yazıyor. 1928 Eylül'de Harf İnkılabı öncesi basılıyor. Özgün bir kopya aslında. Çünkü Drakula'yı tamamen yerel öğelerle İstanbul'a adapte ettiği görülüyor, Ali Rıza Seyfi’nin. Diyor ki, biz Trabzon'da çok cadı hikayesi dinledik. Gece işte bu fırtınada gelir. Pencereleri tırmalardı.Bu cadı diyor. Doğu Anadolu'daki hortlakla diyor. Balkanlardaki vampir aynı varlık diyor. Karadeniz Havzası'nda. Bak 28'de yazmış adam bunu. Bizim Hatice Şirin Hoca'nın vampir makalesini yazması 2010. Bizim Seçkin Sarpkaya ile “Türk Kültürde Vampirler”i yazmamız 2018 falan. Düşün yani. Ne kadar önceden dikkat çekmiş ama üzerine yazan olmamış doğrusu.
Bizimkilere bile masal sorduğu zaman, ya azizim ne uğraşacaksın bunla demişlerdir adama. Çok kuvvetli bir tavır var. Fakat 20'lere doğru bir korkuyu denemeye başlıyor bizimkiler. Keza 30'lara doğru geldiğimiz zaman Suat Derviş'in i korku öykülerini görüyoruz. Bugün bunlar yeniden keşfedilip paylaşılıyor. İnsanlar edebiyatımızda bu türleri de ilk denemelerini merakla okuyorlar. Seviyorlar çünkü yani. İşte gene 1940'lara doğru Kenan Hulusi Koray var. Benim ilk korkucumuz olarak nitelendirdiğim doğrudan Edgar Allan Poe tarzında öyküler yazan bir yazar kendisi. Cüneyt Arkın'ın Fahrettin Cürekli Batur adıyla yazdığı “İnsan Çiti” diye bir öyküsü var mesela. Gotik bir öykü. Bir iskeletin ağzından hikâyesini dinliyoruz böyle. Ve yazmış bunu Cüneyt Arkın.
Muhtemelen Anadolu'daki seyahatleri, o hanlarda, manlarda gecelediği zamanlarda, o doktorluk yaptığı zamandan kalma bir hatıranın tesiri.
Yani bizde Kenan Uluiz'in haricinde hiçbir yazar ben korku yazıyorum, fantastik yazıyorum diye diretmemiş ve bu yazarlar, bir araya gelip biz dergi etrafında oluşup fikirlerini beyan etmemişler. Bu edebiyat da yok sayılmış. Ben 2000'lerde edebiyat hocalarımla tartıştığımı biliyorum ben. Yani bilim kurgu diye yazıyor. Hocam oraya korku ve fantastik yazmak lazım diyorum. Bunlar da ayrı türler çünkü. O hepsi de ayrı türmüş bağlılığı. Ya da hiç saymıyordu falan. Ya düşün ben Moupassant'ın korku öyküsü yazdığını edebiyat dersinde değil, İthaki yayınlarından o dönem çıkan “Karanlıkta 33 Yazar Seçkisini” okurken öğrendim. Benim yazarlığımı şekillendiren bir korku öyküsü seçkisidir o İthaki yayınlarının neşrettiği eser. Yani bugün malum ortamlarda bulunabiliyor pdf olarak. Okuyorlar. Türkiye'de ben istatistiklerle rakamlarla gideyim. Türkiye'de yetişkin edebiyatı olarak ele aldığımız zaman. Türkiye çok kitap okuyor falan diyorlar. O istatistiklere test kitaplarını hatta basılan takvimleri falan da dahil ederek söylüyorlar. Ama yetişkin okur olarak ele aldığımız zaman. Türkiye'de yetişkin okur sayısı en yüksek tahminle altmış bini geçmez. Düzenli böyle yani yetişkin edebiyatı, işte bir romanları öyküleri edebiyatı takip eden düzenli okur anlamında. Hani eskaza görüp satın alanlar falan haricinde çok satan. 50-60 biri geçmez, korku edebiyatı okuyucusu. Bunun rahat 20 binini, ben fantastik bilimkurgu ve korku yani spekülatif korku okuru olarak nitelendirebiliyorum.
Çünkü büyük bir kısmı bu İthaki'de tekrar baskı yapan yabancı fantastik korku ve bilimkurgu eserlerinin okurları. Bunun belli bir kısmı da işte ben 10 binlik bandı da Türk ya da yerli korku okuru olarak nitelendiriyorum ki büyük bir kısmı gene benim eserler. Çünkü Türkiye'de korku edebiyatıyla uğraşan yazar sayısı fazla yok. Bizim Instagram'da bir sayfamız var. Başka bir korku yazarı Ali Çiğdemli ile birlikte açtığımız Türk Korku Yazarları platformu diye. Oraya bakabilirler. Türkiye'de korku edebiyatı keşfedilmeyi bekliyor. Okurları var. Eskisi de oranla biraz daha biliniyor ama işte beklediğimiz sayıda değil. Yani çünkü bizim bir görünürlüğümüz yok.
Korku edebiyatında kullanılan unsurlar hani yerel efsaneleri olsun, mitolojik karakterleri olsun bunlar kültürel kimliği nasıl temsil ederler veya sizce Türk korku edebiyatının bu açıdan eksikleri veya potansiyeli nedir? Geliştirilebilir yönleri var mıdır?
Mehmet Berk YALTIRIK: Biz folkloru sadece halk edebiyatından, daha doğrusu halk oyunundan ibaret sayıyoruz. Ama aslında folklor halıdaki desenden o türküde geçen yerel değişe, ifadeye kadar kültür hakkında birçok şeyi anlatan ve bir wikipedia maddesine tıklayıp başka maddelere tıklayıp tıklayıp dolaşırsınız ya böyle. Gelmiştir başınıza. Biz de kendi kuşağımızda ansiklopediyle yaşıyorduk bunu. İşte bir maddeye bakarken başka maddeleri de okuyorduk merak edip gözümüz takılıyordu. Folklorda böyle katman katman açılan bir saha aslında. Bir örnek vereyim. İşte cazı diyoruz değil mi? Karadeniz türküsünde denk geldik. “Cazi anan ölmedi” diyor. Şimdi kızın annesinden “Cazi” diye bahsediyor ve ölmedi diye vurgu yapıyor. Cazi motifine bakıyorsun işte. Bu hem sihirbaz büyücü kadın hem de mezardan kalkıp dolaşan insanları saldıran bir hortlak motifini karşılıyor.
Ve bunu deşmeye başladığında senin karşına Evliya Çelebi çıkıyor. Bunu deşmeye başladığında senin karşına Karadeniz'de vampir ve büyücü kadın motifinin bir araya girmesi çıkıyor ki Karadeniz'de işte Mecar ve Cazi var. Balkanlara, Kırım'da Obur var. Kafkasya'da da. Balkanlara geçiyoruz. Balkanlar'da da Juvot ve Elon diye bir film çekildi. Makedonya'da mesela. Vestitsa diye bir motif var orada da. Cadı diye anlatılıyor ama sonra vampir. Cadı vampir. Bulgaristan, Sırbistan ve Makedonya sahasında inanılıyor. Arnavutluk sahasında Şitirga var. Hem cadı hem vampir özelliği gösteren ki benim Kansa abi adlı novellamda işlediğim bir motif. “Karadeniz Havzası'nın Büyücü Vampir Tipi” diye bir makale yazacağım, Seçkin Sarpkaya ve Ömer Faruk Yazıcı ile birlikte yazacağımız bir kitap için. Orada yeniden bu malzemeleri derleyip bir araya getireceğim. İşte bu folklor bunu bize sağlıyor. Ben birçok şeyi öğreniyorum orada. Yöreleri öğreniyorum. Yöre insanlarının değişik farklılıklarını öğreniyorum. İşte Gürcistan'a doğru ayrı bir dil ve lehçelerde ise neredeyse değil öyle kendi isimlendirmeleri var doğaüstü varlıklarla ilgili. Onlar da Cazi diyorlar. Ama mesela bir de Romeyka konuşanlar var değil mi? Rumca konuşanlar. Onlar Mayisa diyorlar cadıya. Mayisa Rumca'daki cadı. Aynı motif ama benzer ya da farklı yöreleri olabiliyor. Biz bir folklore korku motifini araştırırken bütün kültürü dökümünü yapıyoruz aslında. Nelerden korkuyorlar diye. Basit bir örnek vereyim. Arnavutların en meşhur halk hikayesi bir vampir hikayesi. Lugat hikayesi. Konstantin ve Doronti diye bir hikaye. Yani İsmail Kader'e dair birçok yazara edebiyatçısı işlemiş. Özetle bunu ben Arnavutlara söyledim de şaşırmışlardım. Nasıl Lugat? Nasıl vampir dediler.
Türk mitolojisinin bir unsuru olan cazı öğrencilerin hayal dünyasını zenginleştirip edebi ürünlere dönüşebilir mi?
Mehmet Berk YALTIRIK: Bir şey söyleyebilir miyim? Tabii. Köye gitme imkanınız var mı ya da kasabaya yerele gitme imkanınız var mı? Muhakkak yaşlılarla oturun, konuşun ve derleyin, kaydedin. Çünkü bunlar kayboluyor. Söyleyeyim. Bu epey görülür ve bilinir hale getirir ve malzemeyi de yani proje daha da yani amacına ulaşmış olur aslında. Yani sadece basit bir derlemeden ziyade bunu kültürel ürünlere dönüştürülmesi anlamında.
Hocam arkadaşlarımızın çizmiş olduğu, hayal ettiği cazılar ile yazdıkları hikayeleri birleştirmeye çalışacağız. Bir taraftan da tişört baskıları gibi daha görünür, gençlerin ilgi gösterebileceği bir popüler unsur haline dönüştürmeye çalışacağız. Yani bunun dışında da yerel idareciler ile görüşmeler yapıp, sizin yaptığınız önerileri de dikkate alarak değişik platformlar oluşturabilirler mi? Bunu bir turizm öğesine çevirebilirler mi? Sorulana cevap bulmaya çalışacağız.
Mehmet Berk YALTIRIK: Ne düşünmüşsünüz be gençler? Bunların sosyalleşmesi toplum tarafından mahkemesi bulması önemli.
Hocam aslında Karadeniz çöplerinde de varlığı bilinen böyle Kalandar kutlaması, Mayıs Yedisi gibi inanışlar var. Yani bunlar kutlanıyor. Mesela Kalanlar şu an bile kutlanıyor. Bu Cazı İnancı ile ilgili yine bir ulusal veya uluslararası bir festival olabilir mi? Bu inanış bir festivale dönüştürülebilir mi?
Mehmet Berk YALTIRIK: Kırım Havzası'nda ve Balkanlar'da kendini gösteriyor bu Cazı İnancı. Şöyle çok böyle bir yani bir halo mahiyeti kazanır mı bilmiyorum ama Edirne'de Bocuk ve Koleda gibi geceler yeniden kutlanmaya başladı. İnsanlar bunlara ilgi duyuyor artık. Bu insanların bir araya gelip hortlak kılığında dolaşıp kabak pişirip birbirlerine hikaye anlattıkları bir etkilik. Bu geleneksel bir etkilik ve artık şey nasıl diyeyim az kişinin bildiği etkilikler de değiller yani bunlar. Fakat şöyle bir durum var ya bu kostüm partisine de edirgenmemesi lazım. Böyle alternatif Halloween gibi algılanıyor. Ha peki bu etkilikler yapılıp gerektiği gibi turizm etkiliğiyle vesaire düzgün bir dekorla sunumla yapıldığı zaman tutar mı? Tabii ki de tutar. O noktadan sonrası onun gelişimine bağlı yani. Bu belki küresel çapta bir kutlamaya da dönüşebilir yani. Bocuk gecesi zamanı, şey zamanı ya da Karadeniz'deki kalanlar vesaire. Ama yerel dokunun muhakkak korunması lazım. Çünkü yerel doku korunmadığı zaman bu sefer şey sıkıntısı ortaya çıkıyor. İşte Halloween'in muadili yani. Batı'dan bir şey direk alıp yapmış olursun. Kendi özgür bir değerini ortaya çıkarmaktansa. Ve bu şeyde önemli aslında. Biz bunu geçen şeyde Karağaç Hayaletleri'de bir program yapıyoruz.Trakya Üniversitesi'nin ardından. Korku Kültürü üzerine program. İkici bölümde konuştuğumuz konu korku turizmi.Ayrıca bir şeye program ayıracağız mesela. Koleda ve Bocuk Gecesi'de. Edirne'nin karanlık efsaneleriyle ilişkin ayrı bir söyleyici yapacağız. Yerele inmek lazım. Yerel hikayeleri. İnsanlar biraz böyle yerel karanlık hikayeleri de merak ediyorlar açıkçası.
Ve bunların sadece insanların sunulması lazım. Yani burada mesela Taş Odalar diye bir otel olarak kullanılan bir bina var. Eski sarayın kalıntısı. Oraya biz levha koymayı çok isterdik. Ünlü Kazıklı Voyvoda Drakula bu sarayda şu yıllar arasında yaşadı diye. Muhteşem bir şey ve Drakula turizmini Edirne'de taşıyacak bir şey. Başka alternatif rota da oluşturabilirsin. Çünkü yani cinli medrese hikâyesi var. Evliya Çelebi'de geçen bir sürü hikâye var. Fakat bunlar bilinmiyorlar. Ben akademik olarak bunları bir portret çıkarttım. Hatta Edirne Tanıtım Turizm Derneği dergisinden yayınladım. Korku Turizmi ve Edirne'de uygun olabilirdi diye. Ama hala bir popülaritesi yok ve hala iş bize kalıyor. Biz bunları görselleşip popüler kıldıkça insanlar bunu keşfedip fark edecek. O yüzden yaptığınız çalışma çok çok önemli. Yani siz bu derlemeyi yapıp sonrasında bunu görsel ürünlere çevirmeye çalışıyorsunuz. Bu çok önemli bir adım. Ve bu karşılık da bulacaktır sosyal medya çağında. Ben bunu falan sayfalarda paylaşınca bir yerlerde bu haber olunca işte bir grup lise öğrencisi Trabzon'da böyle bir şeye kalkıştılar. İnsanlardan da destek görecek. Başka sanatçılar da görüp okuyup belki görüp ben de bunu çizmek istiyorum deyip katılmak isteyecekler yani. Kendilerine katkıda bulunacaklar. Bu öğeyi paylaşacaklar vesaire. Kaynak gösterecekler sizi yaptıkları heykellerde eserlerde. Bartu Bölükbaşı dahil bizim şey var bir tane bir çizer kızımız var. Yağmur Candar. Türk mitolojisinden motifler, varlıklar çiziyor mesela. Korku mitleri, Evliya Çelebi'nin oburlarını falan çiziyor ve kaynakçada direkt bizim eserimizin çalışmamızın adı geçiyor. Yani biz hem akademik anlamda insanlara katkısı sunarken hem de böyle sanatsal yönetime de katkıda bulunmak istiyoruz. Bu güzel bir şey yani. Bunu çift yönlü olarak düşünmek çok çok güzel bir şey. Ve dediğim gibi yani Şato Dergi ve Kayıp Rıhtım başta olmak üzere ben birçok platformla irtibata geçerim ki hiçbir şey kimse bulamasak ben kendi bloğuma koyarım. Gelir insanlar bir şekilde okur size ulaşırlar.
Tarihsel bir süreç bağlamında, cazi inanışıyla bizim yaşadığımız kültürel coğrafyalar arasındaki ilişki bize kültürel olarak tarihimize dair ne verir? Yani bundan biz ne çıkarabiliriz? Bunu biz nerede kullanabiliriz? Bu bizim ne işimize yarar?
Mehmet Berk YALTIRIK: Şöyle diyeyim bir kere Kıpçak halklarını göç havzası diyoruz değil mi? Burada Türk tarihiyle ilgili şöyle bir mesele var. Biz genelde Anadolu'da Türk varlığını yani Anadolu'nun Türkleşmesini modern tabirle diyeyim yani tarih okullarında kullanılan tabirle hep tek taraflı olarak ele alıyoruz. Bizans Selçuklu akınları karşısında kendi sınır bölgelerine Balkanlardan getirdiği Oğuzları, Peçenekleri, Kıpçakları yerleştiriyor. Menteşeoğularının büyük bir kısmının bunlardan olduğu düşünülüyor mesela. Bir yandan da Gürcü Krallığı var o dönem. Orta Çağ'da ve Selçuklu sınırlarına karşı ne yapacaklar? Konar Konar göçer Hristiyan Kıpçakları yerleştiriyorlar Karadeniz sınırında. Ve ne oluyor böylece? Bu üç devletin hareketliliği Anadolu'ya bir Türk nüfusunun ciddi bir şekilde yığılmasını ki Türkçe'nin Lingua franca/geçerli dil haline gelmesini sağlıyor. Burada Türklerin, bütün herkesi esir alıp Türkçe öğrettiği gibi algılanıyor. Ama hâlbuki biz bu nüfus ve kültürel hareketi, kültürel izleri direkt bir batıl inanç üzerinden takip edebiliyoruz. İşte Evliya Çelebi oburlardan bahsediyor. Çerkez köyünde. Bakıyoruz ki aa demek ki oraya Nogaylar göç etmiş o zaman. Demek ki bir kültür taşınması olmuş. Çerkezler'de bugün obur inancı yok. Ama o dönem varmış. Biz bu kültürün izlerinde yazılı olmayan bir eserin ürünün izini motifin izini dinsel ve folklorik anlamda takip edebiliyoruz.
Bu bize eski insanların tasavvurunu ve bir kültürün nerelerde nasıl dönüşümler geçirdiğini gösteriyor. Bugün Türk halkları arasında obur ya da cazı inancı çok çok lokal düzeyle kalmış durumda. Çünkü biz islamiyet etkisindeyiz ve bizde bir ölünün hortlaması kabil değil. Ebu Su'd Efendi bile hortlak fetvasında işte kötü cinlere bağlıyor vampiri. Ama Ortodoks kültür havzasında kalmış Hıristiyanlar'da, Doğu Avrupa mitlerinde, Balkanlar'da.Ortodoksluk da ne diyor? Bir ölünün ruhu huzur bulmazsa mezarında rahat yatamaz diyor. Bazı Batılı yazanlar bunu işliyorlar. Biraz Balkanlar'dan da koparmak istiyorlar vampir ve Drakula figürünü. Kendilerine maletmek istiyorlar. Romenler'in ayrı Batılıların ayrı ajandası var. İşin iç yüzüne baktığımız zaman görüyoruz ki bunlar bu yörelerden çıkma figürler. Osmanlı Sarayı'dan çıkmış adam. Böyle bir bağlantısı var. Ve adamın bakıyorsun Romenler vampirden para kazanmayı seviyor ama rahatsızlar. Çünkü milli kahramanlarını hortlak strigo ediyor. Strigo Romen'in aşağıda vampir uğursuz bir varlıktır. Çok böyle hani kabul edilir bir şey değil.
Yani kafir olduğu gibi bir şey yani. Fatih'e düşünsene yani kafir diyor adam mesela. Ya bir gelen bir turist. Ne hissedersin? Kazıklı oyuna ya da vampir dediğin zaman sen o adamın milli kahramanı yok. Ortodoks inancında o hakaret gibi algılıyor. Ama para da tatlı. Romanya vampir turizmi ve Drakula sayesinde kazanıyor. Petrolden o kadar para kazanmamıştır. Romanya'nın petrolleri de meşhurdur.Petrolden o kadar para kazanmamıştır Romanya. Bu kadar da iddialıyım. Adam yani kendi korkunun değirmenini, cinli değirmenini, perili, evini, çiftliğini para kazanılabilir hale getiriyorsa bunu kültür ürünlerine çevirip batıda batıda başka başka insanlar kültürler bunun ekmeğini yiyebiliyorsa biz kendi kültür ürünlerimizin hayli hayli ekmeğini yiyebilmeliyiz ya. Ve tanıtabilmeliyiz. Ve bu çok önemli. Çünkü hani bu kültür savaşı aynı zamanda. Senin kültürünün varlık gösterebilme savaşı. Sen kendi kültürünün ürünlerini ön plana çıkaramazsan ağlamaya şikâyetçi olmaya hakkın da yok. İşte efendim batılı kahramanları izliyorlar, ona özeniyorlar. İşte batının şeylerini tüketiyorlar. Sen kendi kültürünü üretmezsen, sana ait olanı görüp tanırlar, keşfederler. Bugün işte Kıpçak maskesi internette popüler bir figür. Kullanılıyor, paylaşılıyor. Niye? Kingdom Deliverance oyununda da kullanıldı. Yani bunları elin adamı popüler kültür öğesine çevirebiliyorsa biz bunu haydi haydi yaparız. Bugün bizim paradan yana sıkıntımız yok. Dizilerimiz, filmlerimiz çok güzel teknik imkânlarla işler yapıyorlar. Kendi dijital platformumuz var bizim ya. Tabii o tabii var. TRT var zaten. Demek ki bir şeyimiz eksik. Yani o adamın yaptığını biz niye yapamayalım? İşte biraz işte vizyon lazım. Yol haritası çıkarmak lazım. Ve biraz da bu kararlılık lazım. Ama her şeyden önce de bir biraz inanç lazım. Ben ilk yazmaya başladığımda çevrem benle dalga geçiyordu. Tarih korku hikayesi ne? Ya bizim bu Trakya'da defineci dayıların anlattığı ölü gömme hikayesine kim gülecek? Ben Anadolu Korku Hikâyeleri yazıyorum dediğimde Cazınene'de dalga geçti insanlar. Ya işte Trabzon'da geçen korku hikâyesi yazacaksın, bir de diyaloglu yazacaksın. Kim okuyacak? Kim sevecek? Benim en korkulan hikâyelerimden biri.
Türk korku edebiyatında ve halk anlatılarında cadı figürlerinin varlığı toplumun bilinçaltındaki hangi korkuları ve arzuları yansıtır?
Karadeniz bölgesinde olduğu gibi bir cazı inancı var ama yani bugün son tahlilde dönüşmüş olduğu nokta tamamen tüketim ve bir maddi kültür unsuru. Yani bir pazarlama tekniği insanları oraya çekebilmek için turistik bir mekan haline dönüştürüldü. Yoksa çok da bir şey yok. Yani fiziki bir temele dayanmıyor bu anlamda. Genel manasıyla cadının tam olarak bizde karşılığı Koncolos Balkanlara kadar uzanıyor. Kimi şeylerde Koncolos. Goncolos veya Kara Koncolos. Kara Karakoç o şekliyle de biliniyor. İlk kim bahsedecek diye soracak olursanız, ilk seyahatnamesinde Evliya Çelebi bu bölgede bu tarz varlıkların olduğuna ya da halkın yılın belli dönemlerinde bu tarz varlıkların istilasında ya da saldırısına uğradığına dair rivayetler belirtiyor.
Tabi kendisi de şahit olmamış o dönemde duyduklarını aktarıyor seyahatnamesinde. Çelebi şimdi hangi dönemlere denk geliyor diye sorulacak olursa. Birden fazla iç içe geçmiş unsur var. Yani insanlar aslında bir korku unsuru olarak bir varlık yaratmışlar. Karakoncolos ya da cazı şeklinde ki cazı bazen al basması olarak daha çok bilinen Türk kültüründeki yeni doğum yapmış lohusa anneye musallat olmasıyla da biliniyor. Al karısı al basması şeklinde. Lohusa anneye veya bebeğe zarar verdiği düşünülüyor. Hatta bunu engelleyebilmek için onun yatağının başucuna erkek elbisesi, metal nesneler yani onu korkutacak, onu uzaklaştıracak şeylerin asıldığı biliniyor. Halk pratiğinde, uygulamalarda bu tarz şeyler var. Kozmoz daha geniş manada biliniyor diye söylüyorum. Çünkü yılın Doğu Karadeniz bölgesine mahsus oynanan bir seyirlik oyunu var. Duymuşsunuzdur muhakkak.
Kalandar aslında Karadeniz bölgesinin Rumi Takvim yani eski takvimde yılbaşına denk gelecek. Ocak ayının 13'ünü 14üne bağlayan gece gibi oluyor.
Bir bu zamanlar, bir de Mart ayında, denizden az önce kayda başlamadan konuştuğum çok soğuk esen karayel'lerle birlikte denizden gelen bir kötücül ruhun varlığın olduğuna yönelik bir inanış var. Aslında yazının da konsolosun da bu zamanlar geldiği işte gece vakti insanlara, izbe evlerde, mezarlıklarda, ne bileyim işte köylük yerlerde böyle musallat olduğu. Zaten dikkat ederseniz hiç şehir hayatında, kent hayatında, işte modern aydınlatmanın, teknolojik alet edevatın olduğu yerlerde bu tarz varlıkların insanlara zarar verdiğine, musallat olduğuna dair bir inanç, bir anlatı karşımıza çıkmıyor. İnsana benzer ne hayvana benzer. Uzun boylu, çok kıllı. Yani böyle bir. Ayıya benzeyecek nitelikte. Çok böyle simsiyah görüntüde biri olduğuna dair hep böyle rivayetler var.
Peki neden bu kalandar veya köy seyirlik oyunları gibi eğlencelere dahil ediliyor. Orada enteresan bir dönüşüm var. Bir yandan inanç olarak çok korktuğumuz bir yaratık zarar verdiğini düşünüyorsunuz insanlara, bir yandan da onu Kalandar etkinliklerinde dahil ediyorsunuz. Mesela yukarıdaki işte kuzeyimizdeki komşumuz Ruslarda da benzer şekilde babayaga diye bir şey var. Bir inanç var aslında. O da yılın belli dönemlerinde çok soğuk, karlı yerlerden geldiği, çocukları kaçırdığı düşünülen bir yaratık. Baba Yaga diyorlar ona. Balkanlarda zaten Koncolos adıyla çok sık biliniyor. Bizde de İç Anadolu'ya kadar Gümüşhane. Yani bu Yozgat, Çankırı hattına kadar Koncolos olarak bu yaratık biliniyor ama oradan aşağı İç Anadolu ve aşağısında Akdeniz taraflarında yok, Doğu Anadolu taraflarda doğuda var. Şimdi bunun nasıl yayıldığına dair çeşitli teoriler olmakla birlikte kesinliği yok. Fakat Karadeniz'in kuzeyinden giden Türk boylarından Çepni kültürünün bu inancı yaymış olabileceği, hatta bunun çok daha evvelinden. Türk akınlarının Karadeniz'in kuzeyinden Hun ve devamında Avrupa sahasına gittiği dönemlerde. Devamında işte Tatar olarak bilinen Kuman Türklerinin, Kıpçakların zamanında bu kültürlerin gitmiş olabileceğine yönelik beyanlar var ama kesinlik yok.
Fakat bakıldığında Türk kültürü biliyorsunuz çok geniş bir coğrafyaya hakim. Ama neden tamamında yok? Bu kuzey hattı boyunca var. Sorusunun cevabına verilebilecek belki de en mantıklı yanıt bu oluyor. Yani bu Çepni kültürü ile Kıpçak Türklerinin götürdüğü Karadeniz'in kuzeyinden. İşte bizim Karadeniz bölgesi, Ukrayna, Romanya biraz daha kuzeyde, Litvanya o kadar. Bazı bölgelerde Polonya'ya kadar giden ve devamında Balkanlara doğru uzanan, aşağı doğru inen bir inanç silsilesi, Kültürel bütünlük.
Şimdi insanlar bu tarz varlıklardan neden korkar? Tabi bu psikolojik bir şey. Yani çok bizim doğrudan uzmanlık alanımız olmamakla birlikte, şimdi insanlar geçmiş dönemlerde haliyle güvenliği, asayişi sağlayabilmek adına özellikle akşam karanlığın çöktüğü vakitlerde ortalıkta çok el ayak dolaşsın istemez, güvenliği sağlayabilmek için. Çünkü aydınlatma teknolojisi bugünkü gibi değil. Hırsızlık ve benzeri vakaları engelleyebilmek için zaten tarih boyunca akşam belirli saatlerden sonra sadece belli yetkisi olan insanlar dışarıda dolaşabiliyor. Ya da aydınlatma aracı olmaksızın dolaşmaları yasak insanlar. Yani bu sadece bize mahsus değil, özellikle Avrupa'da da daha yaygın. İnsanların öyle kafasına göre çıkayım da dolaşayım yok öyle bir serbestlik yok insan hayatında. Çünkü işte hırsızlık, işte can ve mal güvenliği. Yani sadece kümesten tavukları ve yumurtaları çalmak değil, insanların can güvenliği ya da daha geniş şekilde namus güvenliği de çok belli bu hususlarda.
Çünkü çok fazla vaka var tarihçilerinin. Yani ne diyelim, bu bizim eski kadı sicillerinde mahkemesi görülen vakalar arasında. Deniyor ki insanlar işte çağlar boyunca bu sebeplerden ötürü bu tarz inanışları, bu tarz varlıkları kendi bilinçaltlarından uydurmuş olabilir. Çünkü bu bir neticede nesilden nesile aktarıldığı zaman biliyorsunuz kültürel bir gelenek halini alıyor ve insanlar bir noktadan sonra gerçekten hani bir laf var ya bir şeyi kırk kere söylersen gerçek olur diye. Sanki böyle bir varlık gerçekten varmış. Akşam bir saatten sonra dışarıya çıkılırsa insana zarar verirmiş. Ya da yılın belli zamanlarında çıkılırsa zarar verirmiş gibi bir inanç. Aslında bir emniyet mekanizması. Emniyet subabı gibi. Yani onların yapamayacağı şeyi hiç görmediğiniz bir varlığa atfediyorsunuz ve doğal bir koruma bariyeri oluşturmuş oluyorsunuz adeta. Çünkü sizin çıkmanız zaten sıkıntılı ama dışarıdan gelebilecek müdahaleyi de engellemiş oluyorsunuz. Şimdi birincisi, aslında akla mantığa en yatkın olan şey budur.
İnsanların kendi aslında ürettikleri bir. Böyle bir olağanüstü varlığa dair inanç. İşte biz bunlara memur diyoruz. Yani İngilizce bir kavram Türkçeye çevrildi memur diye. İngilizce'deki memory den geliyor aslında. Yani köken olarak ama açıklanması mümkün olmayan yani. Ya da bugünün fizik kurallarıyla, doğa kuralları, prensipleri ile açıklanamayan fenomenleri insanların şahit olması ve bunları bir başkasına anlatması. Buna deniyor memura. Bu inançların tamamı aslında bu memur alt başlığı altında değerlendiriliyor. Yani genellikle insanlar anlatıyor başlarından geçtiğine dair ya da çok yakın tanıdıklarının başından geçtiğine dair. Ama anlattıkları kişi yani siz bana anlatıyorsunuz ama ben bir türlü o şeye şahit olamıyorum. Yani. Ya da bir noktadan sonra psikolojik olarak ortak bir bilinçaltı paylaşımında ya da o bölgede yaşayan, o kültürü paylaşan insanların ancak şahit olabildiği fenomenler dizisi çıkıyor ortaya. Yani böyle varlıklar en basit bir şeyi mantıklı açıklaması, asayiş gerekçeleri. Geçmiş dönemlerde bunun haricinde neden olabilir.